Köşe yazısının redakte edilmiş Almanca versiyonu için tıklayınız.

1990’larda bir süre Ankara’da, üniversitede ders verdim. Öğrencilerimin bir kısmı türbanlıydı. İyi bir diyaloğumuz vardı.

Sonra türbanlıların üniversiteye girmesi yasaklandı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, "türbanın kuvvetli bir dini işaret olduğu"na hükmederek yasağa hak verdi.

Türbanlı öğrencilerim için iki yol vardı:

Başlarını açmak ya da üniversiteyi bırakmak…

Çoğu, ikincisini tercih etti. Bir kısmı yurtdışındaki üniversitelere gitti.

O dönem, ciddi tartışmalar yaşadık. Ben, yasağın yanlış olduğunu savunanlardandım. Birkaç nedenle:

Evet, türban "siyasal bir sembol"dü; ama mesela "pos bıyık" ya da "badem bıyık" bırakmak da bir ideolojik mensubiyet göstergesiydi. Lakin onlara yasak yoktu. Yasak, kadınaydı.

80’lerde askerler hocalarımıza sakal yasağı getirdiğinde ben de –hiç sevmediğim halde- protesto olsun diye sakal bırakmıştım. Yasak, yasaklananı daha cazip kılardı.

Kaldı ki, bir kısmı baba ya da koca baskısıyla örtünmüş kadınlar için üniversite –henüz bir tarikatlar yatağı değil-, farklı yaşam tarzlarıyla buluşma, sosyalleşme mekânıydı. Üniversiteyi yasaklamak, onlara, "Eve dön, hepten kapan" demekti.

Öte yandan, eşinin başını zorla örttürmüş bir erkek üniversiteye gelse kabul görüyordu; onun zorladığı kadın, cezalandırılıyordu. Bu da haksızlıktı.

Bunları söylediğimizde laikliğe kararlılıkla sahip çıkan dostlarımız, "Safsınız; iktidara gelirlerse türbansızlar için yasaklar başlar" diyordu. Türbanın kamuya girmesine, eşi türbanlı birinin Cumhurbaşkanı olmasına karşı çıkıyorlardı.

Sonunda bu yasaklar, bir mazlum psikolojisi yarattı.

Yasak, türbanlıları azaltmadı, çoğalttı. Anadolu’da gündelik bir giysi olan başörtüsü, büyük kentlerde siyasi bir mücadelenin bayrağına dönüştü. Kısa süre sonra o bayrağı iktidara diktiler.

Üniversiteye bile sokulmayan türban, Meclis’e, bürokrasiye, okula, hastaneye girdi. Eşi üniversiteye sokulmayan Abdullah Gül, Cumhurbaşkanı oldu. Onu, kızları üniversiteye sokulmayan Erdoğan izledi.

Şimdi Almanya, bir güvenlik önlemi olarak çarşaf yasağını tartışmaya başladığı için bu deneyimi paylaşmak istedim.

İşin bir boyutu, din ve vicdan özgürlüğü…

Diğer boyutu, rahibelerin serbestçe örtündüğü yerde, çarşaflı Müslümanları engellemenin çifte standart yaratacak olması…

Hiçbir zaman yasaklardan yana olmadım. Ama Türkiye deneyiminin gösterdiği bir tehlikeye de dikkat çekmek isterim:

Dünün mağdurları, iktidarda hızla mağrurlaştı.

Yasağı savunan dostlarımızın uyarılarını kısmen doğrulayan bir tablo çıktı ortaya:

Devletin zirvesine eşi türbanlılar yerleşti. Bu kez de eşi örtünmeyenlerin bürokraside zorlandığı bir dönem başladı.

Ve ne yazık ki, türban takmayanların haklarını dillendirecek türban savunucuları da çıkmadı o cenahta…

Daha çok tartışacağız bunları…

Ama bugün için benim görebildiğim tek çözüm, kadını dışlayıp cezalandırmayan, hakları zedelemeyen, bir yasağı kaldırırken yenisini getirmeyen, özgürlükçü bir laiklik…