Köşe yazısının redakte edilmiş Almanca versiyonu için tıklayınız. // Hier geht es zur deutschen Fassung.

"[Tecritte insan] Suskunluğun siyah okyanusundaki cam fanuslu bir dalgıç gibi yaşıyordu insan, kendisini dış dünyaya bağlayan halatın kopmuş olduğunu ve o sessiz derinlikten

hiçbir zaman yukarı çekilmeyeceğini ayrımsayan bir dalgıç gibi hatta... Yapacak, duyacak, görecek hiçbir şey yoktu, her yerde ve sürekli hiçlikle çevriliydi insan, boyuttan ve zamandan

tümüyle yoksun boşlukla. (...)

Sözcüklerle anlatılamayacak bu durum dört ay sürdü. Eh, dört ay, yazması kolay: altı üstü birkaç harf! Söylemesi de kolay: dört ay. İki hece! (...) Ama boşlukta, zamansızlıkta

geçen bir dört ayın ne kadar sürdüğünü hiç kimse ölçemez, gözünde canlandıramaz; insanın çevresindeki bu hep aynı hiçliğin, hep aynı masa, yatak, leğen ve duvarın kâğıdının ve hep aynı suskunluğun, insana bakmadan yemeğini içeri iten hep aynı gardiyanın, insanı çıldırtana kadar boşlukta dönüp duran hep aynı düşüncelerin insanı nasıl yiyip bitirdiğini ve yıktığını kimse kimseye anlatamaz."

Stefan Zweig, 1942’deki intiharından birkaç ay önce yazmıştı bu satırları... Satranç’ta anlattığı Nazi zindanı, 2015 Silivri’sine benziyordu. Zulüm aynı zulüm, tecrit aynı tecritti.

Satranç’taki tutsak, sorguya götürüldüğünde işkencecilerinden birinin paltosu içinde bir kitap görmüş ve dizleri, elleri titreyerek çaldığı o kitabı, kemerinin altında hücresine götürmüştü. Bu, bir satranç kitabıydı. Tutsak, o kitaba tutunarak cehenneminden çıkacak ve bir satranç ustasına dönüşecekti.

"Zweig’ın veda mektubu" sayılan kitap, bir Silivri gecesinde eşlik etti bana. Akşam sayıma geldiklerinde beni koğuşta sandılar, oysa o sırada ben, Buenos Aires yolcu vapurunda

satranç oynuyordum.

Bir toplama kampında yalnız bir tutsağı hayata bağlayan kitabın öyküsünü anlatan kitap, üç çeyrek asır sonra bir başka toplama kampında, bir başka yalnız tutsağı cehennemden

çıkarıyordu.

Kitabın, yazının çağlar aşan vefası, ışığı, yârenliği... Ve tabii onun, insanı, insanlığı yaşatma, dönüştürme gücü...

Bu kudret, hapsedilene ne kadar cesaret aşılıyorsa, hapsedene de o kadar korku salıyor. Yazının, yazarın hedef haline gelişi, sansürlenişi, hapsedilişi ondan...

O yüzden artık hapsetmekle kalmıyor, yalnızlaştırmaya çalışıyorlar. Silivri tecridinde çokça düşündüm bunu... Bizim edebiyatımızın, sanatımızın pek çok ustası zindanlarda yetişmiş, demlenmiş, yattığı cezaevini bir akademiye, atölyeye, üretim merkezine çevirmiştir.

Nâzım’ın Memleketimden İnsan Manzaraları, şairin mahpuslukta tanıştığı karakterlerden derlenmişti. Yılmaz Güney’in Yol’unun kahramanları da öyle...

Ruhi Su’nun türkülerinde, Kemal Tahir’in romanlarında, Sabahattin Ali’nin şiirlerinde hep o mahpusluk devrinin izleri, akisleri vardır. Çizdikleri karakterler, onlarla aynı koğuşu paylaştığı, aynı çileye ortak olduğu için o kadar gerçek, samimi, kanlı canlı idi.

Biz, bir pazar günü ilk kez güneşe çıkarılmanın nasıl bir ferahlık olduğunu, camı olmayan koğuş penceresinden sızan ayazın nasıl dondurduğunu, görüşmecinin getirdiği yeşil soğanın

kokusunu, Mamak’a sonbahar geldiğini haber veren kömür deposunu hep hapishane edebiyatıyla tanıyıp öğrendik.

Mahpusluk eziyetli işti; koşullar ağır, infazlar uzundu. Ama üleşilen bir eziyetti bu... Koğuş kendi içinde yardımlaşır, yemek ortak pişirilir, ortadan yenirdi. Hasret bastı mı, voltada

bir türküyle hüzün eritilir, dertler şaha kalktı mı, göğe doğru küfredilirdi. Denizler mavra, Mahirler maç yapardı. Savunmalar birlikte yazılır, birlikte tünel kazılır, koğuşun mektupları

"arzuhalciliğe" soyunan şairce kaleme alınırdı.

Bu yüzden yazar için mahpus damı, aradığı konunun, çizmeye çalıştığı karakterin ayağına geldiği bir insan madeniydi. Orada bulduğu cevheri hemen oracıkta işler, ondan şiir, roman, resim, öykü yapardı.

Nâzım’la aynı cezaevine düşen Orhan Kemal’in kaleminin nasıl yetkinleşip coştuğunu düşünün. Birer edebiyat fakültesiydi cezaevleri...

Nasıl "askerlik yapmayana kız vermezler"se, "hapis yatmayana da yazar demezler"di. Eski zindanların duvarlarında bu toprakların büyük ustalarının sesi, izi, sözü vardı.

Fakat...

Gün geldi, devlet bunu fark etti.

İçeri giren, daha donanımlı çıkıyordu dışarı... Tahliye değil, mezun oluyordu sanki, kariyerindeki bir eksiği tamamlamış gibi...

Koğuş, bir "ıslah" alanı olmak şöyle dursun, bir eğitim merkezine dönüşüyordu. Bastırılmaya çalışılan isyanı hepten körüklüyordu.

Artık kaba dayak, işkence, Filistin askısı da sökmüyordu. O halde tutsağı hizaya sokacak başka bir yol bulmak gerekiyordu.

Tecridi keşfettiler.

Koğuş sistemini yıkıp "suçlu"yu küçük hücrelere tıktılar. Artık asıl işkence, yalnız bırakmaktı.

21. yüzyılla birlikte, 20. yüzyılın mahpusluk öyküleri, gardiyan türküleri, volta resimleri bitti. Devlet, elindeki tutsağı F Tipi bir izolasyona tıkarak cezayı "eza"ya çevirdi.

Kalın duvarlar ardına beton hücreler inşa edildi, mahkûmlar arasındaki ilişki kesildi.

Artık binalar modern, gardiyanlar şık, musluk suyu sıcak... Ayaz dondurmuyor, yemek hazır geliyor.

Ama insanla temas yasak.

Ekmek, demir kapının bölmesinden uzanıyor içeri ama "infaz memuru" ile sohbet yasak...

Siz görüşe çıkarken diğer tutuklular bekletiliyor, karşılaşmak yasak...

Görüşte sevdikleriniz kalın bir camın ardında, "dost kardeş bir arada"; ama dokunmak yasak...

Görüşmeciniz yeşil soğan gönderse alamazsınız, içeri sokmak yasak...

Kömür deposu boşalsa ruhunuz duymaz, duvarın ötesi yasak...

Kantinde top satılıyor ama ancak duvarınızla oynayabilirsiniz, takım kurmak yasak...

Roman mı yazacaksınız, şiir mi, savunma mı; 1940’larda Nâzım’a, 1971’de Deniz’e, 1981’de Ecevit’e serbest olan daktilo 2000’lerde size yasak...

Pencerede çift cam var artık ama her an gözetim altındasınız, perde yasak...

Kendinize ait bir "bahçe"niz var lakin çiçeksiz; çünkü toprak yasak...

Kavanoza tıkılmış bir okyanus balığı gibi, bu kapanda dolanıp durmanız, kendi efkârınızın dumanında boğulmanız bekleniyor.

Tecrit, sizi sizinle baş başa bırakarak "terbiye" etmeye, diz çöktürmeye çalışıyor.

21. yüzyılın devlet aklı sayesinde bir önceki asrın verimli hapishanesi, yerini taştan tabutluklara bırakarak sadece bir geleneği değil, onun sanatını, şiirini, edebiyatını, resmini, türküsünü de bitirdi.

Yeni asrın hapishane edebiyatının ağırlıkla bir iç hesaplaşmalar manzumesi olacağını öngörebiliriz.

Bunun anlamı şu:

İçerideki yalnızlıkta seni bir gerilla savaşı bekliyor. Tek yoldaşın sensin. Bu zindanı, tek başına yenecek, bu karanlıkta, kendi içinde bir orman yeşerteceksin.

Kendinle savaştaysan yaralanma ihtimalin yüksek...

Kendinle barışıksan, yararlanma ihtimalin büyük...

Akşam el ayak çekilip de kendinle baş başa kalınca, kalabalık içinde onu epeydir ihmal ettiğini, nicedir konuşup dertleşmediğini fark ediyorsun.

Ketumsan kendine, sohbetin sıkıcıysa yandın.

Kendini çoğaltabiliyorsan, ruhuna mihmandarlık edip onu dikenli caddelerden eğlenceli patikalara çıkarabiliyorsan yaşadın.

Aynayı içine tutma süreci bu, karanlıksa gördüğün, hepten için kararır. Aydınlıksa, hücren aydınlanır. Zindanı içine tıkmak şöyle dursun, seni alır, dışarı çıkarır.

Hadi, biraz satranç oynayalım şimdi...