Köşe yazısının redakte edilmiş Almanca versiyonu için tıklayınız. // Hier geht es zur deutschen Fassung.


1936 yılının serin bir Şubat günüydü.

Ankara garına gelen trenden bir Alman ve bir Avusturyalı indi: Prof. Carl Ebert ve Clemens Holzmeister…

Ebert, Alman Ulusal Tiyatrosu ve Berlin Şehir Operası’nda yönetmenlik ve oyunculuk yaparken Hitler rejimini eleştirip hedef haline gelince Arjantin’e kaçmıştı.

Holzmeister, mimardı. Viyana Güzel Sanatlar Akademisi’nin rektörüydü. Aynı zamanda Düsseldorf Güzel Sanatlar Akademisi’nde ders veriyordu. O da Avusturya’nın işgalinden sonra ülkesini terk etmek zorunda kalmıştı.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk’ün müthiş vizyonunun misafirleriydiler.

Batılı değerler üzerine inşa edilen genç Cumhuriyet’i ayağa kaldıracak insan kaynağı arayan Atatürk, aradığını Hitler’den kaçan bilim insanları ve sanatçılarda bulmuştu. O gün gelenler, sonradan sayıları 800’ü bulacak ve yeni devletin inşasında rol alacak yabancı sanatçı ve bilim insanlarından sadece ikisiydi.

Şimdi biri, yeni sanatın öncüsü olacak konservatuarı, diğeri İstanbul’a alternatif olacak yeni başkenti kuracaktı.

Holzmeister, Alman şehir plancısı Hermann Jansen’in belirlediği uzun aks üzerinde, yeni bakanlıklara ve Meclis binasına imza attı.

Buenos Aires’ten Ankara’ya gelen Carl Ebert ise Devlet Konservatuarı’nın tiyatro ve opera bölümlerini kurdu.

Atatürk yeni tanıştığı bu sanatçıya, bir devrimcinin olanca sabırsızlığıyla "Türkçe librettolarla bir operayı kaç senede izletebileceğini" sordu. "5 yıl sonra" cevabını aldı.

Üç yıl sonra öğrencileri, Batı sahne sanatının klasiklerini Türkçe metinlerle oynayabilecek düzeye gelmişti. Şancılar Mozart’ın 13 yaşında yazdığı bir perdelik "Bastien und Bastienne" operasını, tiyatrocular Moliere’in "Gülünç Kibarlar"ını sahneledi.

Ne yazık ki Atatürk, diktiği fidanın meyvelerini göremedi.

Ne "Madame Butterfly"ı izleyebildi, ne yeni Türkiye Büyük Millet Meclisi binasını gezebildi.

Ebert, yüzlerce öğrenci yetiştirdikten sonra 1947’de Londra’ya gitti; Holzmeister ise 1954’te Avusturya’ya döndü.

30’ların ikinci yarısında Türkiye’ye göçen yüzlerce bilim-sanat insanıyla birlikte bir Cumhuriyet’in inşasına destek olmuş, Batılı işgalci güçlere karşı bağımsızlık mücadelesi veren bir halkın Batılılaşma mücadelesine omuz vermişlerdi.

Niye anlattım bunu?

15 Temmuz’daki kanlı girişimde darbeciler

Holzmeister’ın imzasını taşıyan güzelim Meclis binasını bombaladı. Bombardıman sırasında Meclis toplantıdaydı. Görevli polisler gibi bina da ağır hasar aldı. Şehirde saldırıya uğrayan diğer binalar hızla onarılırken Meclis’in yaraları, gelen yabancı konuklara, Türkiye’nin nasıl bir tehditle karşı karşıya olduğunu göstermek için saklandı.

Ancak gelenler pek azdı. Batı dünyası, darbe gecesi olanlardan çok, sonrasında Ankara’nın hepten demokrasiyi askıya alan uygulamalarına odaklandı. Bu da iktidar cenahında ciddi bir öfke yarattı. Kabinenin bakanlarından biri, "Darbenin ardında Amerika var" açıklamasını yaptı. Erdoğan, Batı’ya tepki olarak ani bir manevrayla yönünü Rusya’ya çevirdi. Avrupa’ya kuşkuyla bakan (Eurosceptic), milliyetçi bir söylem, hızla meydanlara yayıldı.

Bu tepkinin en sembolik örneklerinden biri Ebert’in kurucusu olduğu Devlet Tiyatroları’ndan geldi. Kurumun Genel Müdürü, darbe girişimi sonrası "milli, manevi duyguları pekiştirmek ve vatanın bütünlüğüne katkıda bulunmak amacıyla sahnelerimizi sadece yerli oyunlarla açıyoruz" açıklamasını yaptı.

Sezon açılışı, "yabancı" eserlere kapatıldı.

Bu yasak, en görkemli Shakespeare yorumlarını ilk kez Devlet Tiyatroları sahnesinde izlemiş, Brecht’in "Arturo Ui’nin Önlenebilir Tırmanışı"na yine orada tanıklık etmiş benim kuşağım için bir devrin sonu anlamı taşıyordu.

Yıllarca devleti birlikte yöneten iki İslamcı hareket, birbirlerine düşmüş, bir ay içinde biri Meclis’i bombalayacak kadar çılgınlaşırken, diğeri öfkesini yabancı tiyatro eserlerinden çıkaracak kadar mantıksızlaşmıştı.

1936’nın serin bir Şubat günü Ankara’ya yanaşan trenin, tam 80 yıl sonra gardan uzaklaştığını hissettim.

Bu kez trende baskı rejiminden kaçan Türkiyeli sanatçılar ve bilim insanları var.

Ve hepsinin aklında aynı soru: "Arturo Ui"nin tırmanışı önlenebilir mi?