Köşe yazısının redakte edilmiş Almanca versiyonu için tıklayınız. // Hier geht es zur deutschen Fassung

"Bizim çocuklar halletti"…

Türkiye’nin siyasi hafızasına kazınmış bir cümle bu…

1980’de Türk ordusunun yönetime el koyuşunu CİA Türkiye Masası şefi Henze, ABD Başkanı Carter’a böyle bildirmişti.

Geçen 15 Temmuz’da Türkiye yeni bir darbe girişimi yaşadı. O gece, Hükümetin devrilip devrilmediğinin belli olmadığı saatlerde, Pentagon’un İstihbarat Teşkilatı DİA’nın eski Direktörü, Korgeneral Mike Flynn, Cleveland’da bir toplantıdaydı. Kürsüden şöyle dedi:

"Şu anda Türkiye’de bir darbe girişimi var. Türk ordusundan, bizde eğitim almış bir arkadaşımla sürekli iletişim halindeyim. Laik Türkiye, Erdoğan yönetiminde İslami bir devlete doğru dönüşmeye başlamıştı. Ordu, ‘Laik bir ülke olmak istiyoruz’ açıklaması yaptı. Bu akşam neler olacağını merakla bekliyorum."

Flynn de, "Bizim çocuklar halletti" demek istiyordu. Ancak 1980’den farklı olarak biraz erken davranmıştı. "Çocuklar", bu kez başaramadı. Ama bu sözlerin sahibi, Trump’ın Ulusal Güvenlik Danışmanı koltuğuna oturdu. Darbe girişiminin ardında ABD’nin olduğuna inanan Erdoğan için arayıp bulamadığı kanıt… Ancak Flynn’i "Gülenist" ilan etmek için yeterli değil… Çünkü bu sivri dilli asker, tam da Amerikan seçimlerinin yapıldığı gün yayınlanan bir yazısında Gülen’i, "Pensilvanya’da oturan karanlık bir İslami molla" diye tanımlamış ve "Gülen’in küresel ağı, terör ağının tehlikeli uyuyan hücre tanımına uygun işaretler içeriyor" diye yazmıştı. Flynn’e göre "ABD, ona güvenli bir sığınak sağlamamalı"ydı.

Hükümet’in darbecilikle suçladığı Gülen, 1999’dan beri Amerika’da yaşıyor. Yeşil kart başvurusunda kendisine ABD’nin eski Ankara büyükelçisi ile eski CİA yöneticileri referans vermişti. Son olarak Clinton’ın kampanya ekibiyle lobi yaptığı da basına yansımıştı. Şimdi Ankara, yeni yönetimden Gülen’i Türkiye’ye iade etmesini bekliyor. İade değilse de sınırdışı etme sözkonusu olabilir. Ancak darbe gecesi ağızdan çıkan sözler, Beyaz Saray’daki antipatinin Gülen’le sınırlı olmadığını gösteriyor.

Trump yönetiminde, bir "İslamizm" antipatisi var. Yine Flynn, geçen yaz yaptığı bir konuşmada radikalizmi, İslam dünyasında yayılan bir kansere benzetmişti.

"Radikal İslam", bir dini terörle yaftaladığı için, Obama yönetiminin kullanmaktan kaçındığı bir ifade; ama artık Washington’da daha sık duyulacağa benziyor. Flynn, geçen yaz çıkan kitabı, "Savaş Alanı"nda bu siyasal doğruculuğu eleştirirken, "Obama, bizi düşmanımızı layıkıyla tanımlamaktan men etti" diye yazdı. Bahsettiği düşman, "radikal İslam"dı ve Flynn’e göre ABD, o düşmanı destekleyen rejimleri zayıflatmalı, hatta mümkün olduğunda devirmeliydi.

Bitmedi.

Trump’ın CİA için seçtiği Mike Pompeo da 15 Temmuz gecesi attığı bir tweette Erdoğan rejimini, "İran gibi, İslamcı, totaliter bir diktatörlük" olarak tanımlamıştı.

Ondan önce Adalet Bakanlığı’na getirileceği açıklanan Jeff Sessions, bir TV söyleşisinde, "Türkiye, İslami bir ideolojiye kayar gibi görünüyor" demişti.

Bunlar, önümüzdeki dönemki Türk-Amerikan ilişkileri için alarm veren sözler...

Erdoğan, seçim sonrası Beyaz Saray’da, otoriter eğilimlerinden elit düşmanlığına, medya antipatisinden özensiz üslubuna kadar bir benzerini bulduğu için sevinmiş gibiydi. Ancak şimdilik ABD cephesinde onun için "hayra yorulacak" bir şey gözükmüyor.

Bu hafta Washington’da görüştüğüm Amerikalı yetkililerden gözlediğim kadarıyla, iki başkentin ayrıştığı tek konu, Ankara’nın laiklik karşıtı eğilimleri değil: daha birçok kritik nokta var.

Mesela Suriye’de Erdoğan’ın devirmeye çalıştığı Esad’a Trump’un destek vermesi gibi…

Mesela Erdoğan’ın yayılmalarını engellemeye çalıştığı Kürtlere Trump’ın sahip çıkması gibi...

Mesela Erdoğan’ın mesafe koymadığı cihatçıları, ABD’nin düşman sayması gibi…

Mesela Ankara’nın Suriye içlerine yürüyüşünü Pentagon’un kaygıyla karşılaması gibi…

Mesela Erdoğan’ın mitinglerde yuhalattığı Mısır lideri Sisi’yi Trump’ın "reformcu lider" sayması gibi…

Mesela Ankara’nın kirli ticari sırlarını saklayan İranlı işadamı Zarrab’ın ABD’de yargılanıyor olması gibi…

Ankara bunların farkında… Ama "Taç giyen baş uslanır" diyen Türk atasözüne güveniyor. Trump koltuğa oturduktan sonra karşılaşacağı realitelerin, yaklaşımını değişeceğini umuyor. Ankara’nın baskı politikaları, Beyaz Saray’da eskisi kadar rahatsızlık yaratmayabilir, ama Türkiye’yi laiklikten koparan İslamcı politikaların hiç itibar görmeyeceği de şimdiden belli…