Köşe yazısının redakte edilmiş Almanca versiyonu için tıklayınız. // Hier geht es zur deutschen Fassung

Türkiye, tarihi bir dönüşümle, parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçmeye hazırlanıyor.

Bugüne dek Türk anayasası, genellikle askeri darbelerden sonra değiştirildi. 1961’deki darbeyle gelen özgürlükçü anayasa, sonraki her darbede azar azar budandı. Ama yine de parlamenter rejime dokunulmadı. Çoğu asker olan cumhurbaşkanları, Atatürk’ten kalan köşkte, sembolik bir görev üstlendiler; partiler üstü konumda, arabulucu pozisyonda kaldılar. Sistemin güçlü aktörü başbakandı.

Erdoğan, başbakanlıktan cumhurbaşkanlığına geçince birden yetkisiz kaldı. Sisteme uyacağına, sistemi kendine uydurmaya karar verdi.

Önce Atatürk’ün mütevazı köşkünden, kendisi için yaptırdığı görkemli saraya taşındı. Anayasayı bir kenara iterek parti başkanı gibi davranmaya başladı. Bakanlar Kurulu’nu sarayında topladı. Muhalefete sataştı. Medyaya, yargıya, üniversitelere doğrudan müdahale eder oldu.

Kuvvetler ayrılığının, kendisi için bir engel olduğunu söylüyor, bütün gücü elinde toplamak istiyordu. Yanında birinin Başbakan taklidi yapmasına, Meclis’in ayağına dolaşmasına tahammülü kalmamıştı.

2 yıl önce bir yaz günü Türkiye, onun "Yönetim sistemi fiilen değişmiştir" demesiyle uyandı. Artık sembolik değil, fiili gücü olan bir cumhurbaşkanı vardı. Ancak bu, anayasaya aykırıydı. Ne gam! Aykırıysa değişecek olan Erdoğan değil, anayasaydı. Ama nasıl? Yeni anayasayı halkoyuna sunmak için 330 milletvekili gerekiyordu, oysa onun 317 vekili vardı. Nihayet Erdoğan’ın imdadına, 39 milletvekilli milliyetçi MHP yetişti. Sistemin otoriterleşmesinden yana olan MHP lideri, Putinesk bir yönetim arzulayan Erdoğan’la uzlaştı. Ve iki parti bir anayasa taslağıyla ortaya çıktı.
Taslak, özünde Erdoğan’ı yürütme ve yargı gibi iki "ayakbağı"ndan kurtarıyor. Artık tarafsız değil, partili olacak. Daha önce hükümeti denetleyen Meclis, devre dışı kalacak. "Başkan", olağanüstü hal ilan edip ülkeyi kararnamelerle yönetebilecek. Hâkim ve savcıların tayinlerine karar veren kurulu da Başkan ile çoğunluk partisi oluşturacak.

Parlamenter rejimden, başkanlık sistemine geçen bir demokratik ülke yok. Afrika’da bunu deneyen birkaç örnek de diktatörlükle sonuçlanmış. Erdoğan’ın niyetinin de bu olduğuna dair epey belirti var. 15 Temmuz’daki darbe girişiminden sonra devreye sokulan Olağanüstü Hal rejimiyle, Meclis’in ve yargının devre dışı olduğu bir rejimin provası yapıldı. Erdoğan, referanduma bu şartlarda gitmeye kararlı görünüyor. Türkiye’nin 3. büyük partisinin liderleri, 10 milletvekili ve belediye başkanlarının hapsedildiği, basının tamamen susturulduğu, akademisyenlerin üniversiteden kovulduğu, gösterilerin yasaklandığı Türkiye’de baharda yapılacak bir referandumla Erdoğan’ın Başkan olması kolay görünüyor.

Ama Türkiye, bir sürpriz çikolatası… İçinden ne çıkacağı hiç belli olmuyor. Hele de bugünlerde…