Köşe yazısının redakte edilmiş Almanca versiyonu için tıklayınız. // Hier geht es zur deutschen Fassung

Son dönem Türk ve Alman siyasetçilerin karşılıklı ziyaretlerine sıkılan ellerden ziyade, sıkılan yumruklar damgasını vurdu.

Dört yıl önce Cumhurbaşkanı Gauck, Ankara ziyareti sırasında "fikir ve basın özgürlüğünü kısıtlayan gelişmelerden kaygı duyuyorum" deyince Erdoğan’dan şu karşılığı almıştı:

"Kendisine içişlerimize karışmamasını söyledik. Herhalde kendisini hala rahip zannediyor. Sen o aklı, kendine sakla…"

Alman tarafı, "Erdoğanca" dili ile orada tanışmıştı. Erdoğan, daha sonra aynı dili Başbakan Merkel’e tanıtırken, "Uygulamalarınız, (Almanya’da kendisine konuşma izni verilmemesi) Nazi’lerinkinden farklı değil" demişti.

Gauck da, Merkel de kısmen kişilikleri, kısmen politikaları gereği, bu hırçın dili, yumuşak cevaplarla geçiştirdi. Erdoğan’ın aslında kendilerine değil, tabanına konuştuğunu fark etmişlerdi. Nasılsa – Esad, Putin, Trump örneklerinde olduğu gibi- bir gün bu lafları yutup kapılarını çalacaktı.

İşte bugün, o gün…

Erdoğan, ekonomik olarak köşeye sıkıştığı aşamada, daha geçen sene "Naziler" diye lanetlediği Alman hükümetinin kapısını çalıyor. Yine Almanya’da konuşmasına izin çıkmadığı halde artık "Nazilikten" filan söz etmiyor.

Avrupa’nın en uzun süre iktidarda kalan iki liderinin, bir "aşk-nefret" ilişkisi yaşadığından söz edebiliriz. "Aşk"; çünkü farklı nedenlerle ikisinin de birbirine ihtiyacı var. "Nefret", çünkü ikisinin de birbirinden hiç hazzetmediği biliniyor. Bu gezide, birinci ihtiyacın dayatmasıyla, ikinci duyguyu içlerine gömeceklerini tahmin etmek zor değil.

Önceki hafta Bellevue’den gelen davetle, Cumhurbaşkanı Steinmeier ile bir saat görüştüm. Benim gibi bir rejim karşıtının söyledikleri, kendisini şaşırtmış olabilir. Erdoğan’ın ziyaretini önemli buluyorum. Türkiye’nin izole edilmesi, ülkede demokrasi mücadelesi verenler için çok daha tehlikeli… Böyle bir dışlama, Türkiye’deki Batı karşıtı milliyetçiliği besleyip güçlendiriyor. Ancak bu diyaloğun Erdoğan’a yaşam öpücüğüne dönüşmemesi için, Berlin’in nicedir ihmal ettiği ilkeleri, demokrasiyi, hukukun üstünlüğünü, insan haklarını, basın özgürlüğünü, kadın-erkek eşitliğini, laikliği, yeniden hatırlaması ve hatırlatması gerekiyor.

Bunları önemsemeyen ya da birkaç eleştiri cümlesiyle geçiştiren, "Erdoğan tam bir otokrat, ama hiç değilse mültecileri tutuyor. Bizden de epey mal ve silah alıyor. İşimize bakalım" diyen bir yaklaşım, hem "öteki Türkiye"nin demokrasi mücadelesine, hem Almanya’nın siyasi siciline büyük zarar verir.

Berlin’e yakışan, Erdoğan’ı "Türkiye Cumhurbaşkanı" olarak ağırlayan, ama onun zulmü karşısında Türkiye halkının özgürlük mücadelesinin yanında duran bir tavırdır. O yüzden ben Cem Özdemir’in "Türk Cumhurbaşkanı"nın şerefine verilen davete katılan, ama orada Erdoğan’a gereken mesajı veren tavrını doğru buluyorum. İkili ilişkileri sürdürürken, Türkiye’deki yobaz-milliyetçi cepheyi büyütmeden, halen dayatılan baskı rejimine karşı çıkan, buna karşı verilen adalet mücadelesinin bilincinde olan bir tavır benimsenmelidir.

Bu tavır, sadece Türkiye’nin değil, Türk-Alman ilişkilerinin geleceği için de yaşamsal önemdedir.