Köşe yazısının redakte edilmiş Almanca versiyonu için tıklayınız. // Hier geht es zur deutschen Fassung

Türkiye sanki seçime değil, savaşa giriyor. 31 Mart’taki yerel seçim öncesi, ortalık barut fıçısı…

Seçime ittifak halinde giren Erdoğan’ın İslamcı-milliyetçi koalisyonu, bunun bir "beka" seçimi olduğunu ilan etti. Böylece aslında yerel yöneticilerin seçileceği sıradan bir seçim, birden Türkiye’nin varoluş-yok oluş tercihi olarak sunuldu. İşin aslı şu ki, tehdit altında bir "beka" sözkonusu ise, bu Türkiye’nin değil, Erdoğan’ın bekası… Çünkü kamuoyu yoklamaları, iktidar için tehlike çanları çalıyor. Tam sandıklar kurulurken ekonominin krize girmesi, işi hepten zorlaştırıyor. Seçmende hükümete bir ders verme eğilimi artıyor. Erdoğan’ın 31 Mart’ı, "iki düşman arasında bir savaş" tarihi olarak sunmasının temel nedeni bu…

Aslında ortada iktidarı tehdit edebilecek bir "düşman" görünmüyor. Gülen’ciler büyük ölçüde tasfiye edildi. PKK uzun süredir sessiz. Muhalefetin en popüler lideri Selahattin Demirtaş hapiste. Merkez sağdaki muhalif lider Meral Akşener, bizzat Erdoğan tarafından tutuklanmakla tehdit edildi. Ve nihayet geçen hafta Erdoğan’ın TV kanallarından biri, ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu için, "Halk idamını istiyor" dedi. Ardından da Erdoğan, idamın geri getirilmesine taraftar olduğunu açıkladı.

Bu büyük tehdit kampanyası, muhalefete tamamen kapanan ve gün boyu iktidar propagandası yapan medya, hükümet yandaşlarına "Silahlanın" çağrısı yapan mafya liderleri bile Erdoğan’ı rahatlatmaya yetmedi. Çünkü bütün bunlara rağmen kamuoyu yoklamalarına göre iktidar blokunun başkent Ankara’yı kaybettiği kesin gibi; asıl kritik kent olan İstanbul’da ise başabaş bir tablo var.

Tam bu aşamada Erdoğan, aradığı yeni düşmanı, Yeni Zelanda saldırganında buldu. Saldırganın manifestosunda kendisinin bizzat hedef alınmasını fırsat bilerek katliamı, "Haçlıların Müslümanlara saldırısı", kendisini de "İslam dünyasının lideri" olarak sundu. Her seçim mitinginde saldırının görüntülerini kitlelere izletmeye başladı.

AKP’liler camileri propaganda yerine çevirdi. Partililer, meydan meydan gezerek oy vermeyenlerin işlerini kaybedeceği tehdidini savurdu. Son olarak Türkiye ekonomisi için verdiği olumsuz raporlardan dolayı JP Morgan hakkında inceleme başlatıldı. Böylece "düşmanlar" arasına uluslararası denetim kuruluşları da katıldı.

Her otokrat, iktidarını sürdürebilmek için düşman yaratmak zorundadır. Böylece korkuttuğu kitleleri kendisine çeker ve daha sert önlemlere razı eder. Ama giderek yoksullaşan kitleler için Yeni Zelanda saldırganı ve JP Morgan’dan ziyade, eve ekmek götürememek daha "açık ve yakın tehlike" oluşturuyor. Pazar akşamı, onlar konuşacak.