Köşe yazısının redakte edilmiş Almanca versiyonu için tıklayınız. // Hier geht es zur deutschen Fassung

Annem Ankara’da, Basın Yayın Genel Müdürlüğü’nün Basın Kartları bölümünde memurdu. Çocukluğum, o sarı kartların, o kartları dağıtan bürokratların ve o karttan almak isteyen gazetecilerin arasında geçti. Sonra gün geldi, ben de bir tane alabildim. 38 yıldır cüzdanımda benimle seyahat ediyor. Pek yararını görmedim. Eskiden önemli toplumsal olaylarda basın kartlılara yol açarlardı. Şimdi öyle bir baskı dönemindeyiz ki, basın kartı, -kolaylık sağlamak şöyle dursun- bizi hedef haline getiriyor. Polis, sarı kartı gördüğünde suratını buruşturup suçlu muamelesi yapıyor.

Neyse ki iktidar buna bir çare buldu. Aralık’ta yayınlanan bir yönetmelikle Erdoğan, annemin emekli olduğu genel müdürlüğü kendine bağladı. Kimlerin basın kartı sahibi olabileceğini artık o belirleyecek. Yönetmeliğe göre kart almak isteyen gazetecilerin, anayasal düzene karşı suçlardan hüküm giymemiş olması lazım. Normal ülkeler için doğru bir yaklaşım; ama Türkiye gibi, iktidara yönelik her eleştirinin düzene karşı terör faaliyeti sayıldığı bir ülkedeyseniz, bu koşul, "sadece iktidar yandaşları basın kartı alabilecek" anlamı taşır.

"Kimin basın kartı alacağına devlet niye karışıyor? Neden bu işi Batı’da olduğu gibi meslek kuruluşları yapmıyor" diye soracak olursanız, bunu Türkiye’de sormamanızı tavsiye ederim. Çünkü devlet, öyle çok soru soran gazetecileri sevmez. Hatırlayacaksınız, son Almanya ziyaretinde basın toplantısına gidip soru sormak istediğimde Erdoğan, "O gelirse ben gelmem" demişti. Deniz Yücel’in ilk "suç"u da Türk Başbakanı’na Şansölye Merkel’in yanında tutuklu gazetecileri sormaktı.

Türkiye’de soru sorabilecek gazeteciler ya işsiz bırakılıp ya da hapse tıkılınca ekranlar, "Bu zindeliğinizi neye borçlusunuz", "Muhalefetin hırçınlığı hakkında ne düşünüyorsunuz" şeklinde "zorlu" sorular soran partili gazetecilere kaldı. Tek sorun vardı: Yabancı medya… Onları uysal sorular sormaya ve Saray’ın beğeneceği haberler yapmaya ikna etmek zordu. Hükümet kolayını buldu. Aralarında ZDF, ARD, Süddeutsche Zeitung, Tagesspiegel’den meslektaşlarımızın da bulunduğu bir grup Avrupalı gazetecinin akreditasyonlarını uzatmadı. Bu karar, diğer yabancı gazetecilere de "Gözümüz üstünüzde" mesajı oldu.

Erdoğan bu yolla, artık Batılı medyanın Türkiye’deki baskı rejimini yazamayacağını umuyor.

İşe yarar mı?

Saray’ın aynalarını kırmak ne kadar işe yararsa, bu da o kadar yarar.