Köşe yazısının redakte edilmiş Almanca versiyonu için tıklayınız. // Hier geht es zur deutschen Fassung

24 Temmuz, 111 yıldır Türkiye’de sansürün kaldırılışının yıldönümü olarak kutlanıyor. Aslında bu, 1908 yılında Osmanlı padişahının otoritesini sınırlayan anayasının ve Meclis’in devreye girdiği tarih… Ne yazık ki Türk basını, bu özel günü, padişah yetkileriyle donatılmış bir başkanın, Meclis’in otoritesini sınırlayıp anayasayı rafa kaldırdığı bir ortamda kutluyor.

Ortada resmi bir sansür yok, ama ciddi bir otosansür var. Ağır kontrol altında tutulan medya, her yazdığına dikkat etmek zorunda… Bir örnek vereyim:

Başbakan Merkel’in 20 Temmuz’da Hitler’e suikast düzenleyenleri anması, Türkiye’de sadece birkaç internet sitesinde küçük haber olarak çıkabildi; çünkü birçokları tam da 15 Temmuz’da Erdoğan’a suikast düzenleyenlerin lanetlendiği ortamda bunun yanlış çağrışımlar yapabileceğinden çekindi. Türk hapishaneleri, bu türden yanlış çağrışımlar sonucu olarak hapsedilen gazetecilerle dolu… Ama Türk hükümeti hala hapiste gazeteci olduğunu kabul etmiyor.

Başbakan Merkel 2016 yılında Türkiye’yi ziyarete geldiğinde Türk meslektaşı Ahmet Davutoğlu ile bir basın toplantısı yapmıştı. Die Welt adına geziyi izleyen Deniz Yücel, Davutoğlu’na hapishanedeki gazetecileri sorduğunda şu cevabı almıştı:

"Türkiye’nin cezaevlerinde hiçbir gazeteci, gazetecilik faaliyetinden dolayı hapiste değildir."

Ben, tamamen gazetecilik faaliyetimden dolayı hapsedilmiş bir gazeteci olarak bu yalanı hapishanenin televizyonundan izliyordum.

Ama bakın ne oldu:

2016 Şubatındaki o sözlerden 3 ay sonra Başbakan Davutoğlu, Erdoğan tarafından istifaya zorlandı. Uzun süre sessizce köşesinde bekledi. Nihayet AKP iktidarda sendeleyince Erdoğan’a karşı bayrak açtı. Yeni parti kurma çalışmalarına başladı. Erdoğan da kendisini "ümmeti bölmek" ve "ihanet"le suçladı. Bu, ona tehdit olduğu kadar medyaya da "konuşturmayın" mesajıydı. Hükümetin trol ordusu saldırıya geçerken Davutoğlu geçen hafta, "Sputnik Türkiye"de program yapan üç gazeteciye geniş bir röportaj verdi. O röportajda "Maalesef otosansürün en yoğun olduğu dönemden geçiyoruz" dedi:

"Mesela ben, anayasa referandumu öncesinde kaygılarımı ifade edebilmek için televizyon kanallarına başvurdum; hiç kimse olumlu cevap veremedi."

Bunu söyleyen, basına uygulanan baskının mimarlarından olan, hapsedilmemize seyirci kalan Başbakan’dı. Şimdi, yarattığı baskı ortamının mağdurları arasına katılmış, otosansürden yakınıyordu.

Sonrasını tahmin edebilirsiniz:

Erdoğan’la Putin’in çok sıcak ilişkiler içinde olduğu dönemde, Erdoğan’a zarar verebilecek bu yayını yapan Sputnik’in yöneticileri, ertesi gün, röportajı yapan gazetecilerin işine son verdi.

Bu yıl da sansürün kaldırılış yıldönümünü, sansürün kaldırılması temennisiyle kutluyoruz. Bu temenniye şimdi o sansürün sorumlularından eski bir başbakanın katılmasını da biraz hayret, biraz ibretle karşılıyoruz.