Köşe yazısının redakte edilmiş Almanca versiyonu için tıklayınız. // Hier geht es zur deutschen Fassung

2015’i 2016’ya bağlayan yılbaşı gecesini bir cezaevi hücresinde geçirdim. Televizyonda çılgınca eğlenen kalabalıkların zıddına yapayalnızdım. Cezaevinin yılbaşı menüsünde mercimek çorba, tavuk budu ve tel kadayıf vardı. Çay bardağına vişne suyu koyup şarap süsü verdim. Ekranlar Avustralya’dan başlayarak yeni yıla girenlerin coşkusunu yansıtırken hücre komşuma demir kapının altından "İyi seneler olsun" diye bağırdım. Birbirimize yeni yılda tahliye diledik.

O ara, Victor E. Frankl’ın "İnsanın Anlam Arayışı" kitabını okuyordum. Kitapta anlatılan toplama kampının başhekimi, 1944’ün son haftasıyla 1945’in ilk günleri arasında, kampta ölümlerin büyük artış gösterdiğini fark etmişti. Oysa iş ağırlaştırılmamış, yiyecekler bozulmamış, yeni bir salgın başlamamıştı. Yine de ölümler artmıştı, çünkü tutsaklar, yılbaşına kadar evlerinde olacaklarına dair safça bir ümide kapılmıştı. Yeni yıl yaklaştıkça beklentiler hayal kırıklığına dönüşmüş, ümidini yitiren tutsakların direnme gücü kırılmış, yaşama tutunamaz hale gelmişlerdi. Kurtuluş ümidiyle soğuğa, baskıya, açlığa, tifüse biraz daha dayanabilenler, yeni yılın barış getirdiğini görebildi.

Kitap, hayatın anlamını kaybetmenin, hayatı kaybetmek anlamına geldiğini anlatıyordu. Nietzsche’nin dediği gibi "yaşamak için bir ‘neden’i olan kişi, her ‘nasıl’a katlanabilir"di.

Çoğumuz, o ‘neden’in yokluğu yüzünden yakınıyoruz ‘nasıl’dan… Oysa bize "Ayakta kalmalısın" diye haykıran ‘neden’ler, her devirdekinden fazla çağımızda… Gezegenimizin çoraklaşmasından vandalların yükselişine, büyük göç dalgasından ırkçılık salgınına kadar birçok ‘neden", ‘nasıl’ yaşamamız, neyle mücadele etmemiz gerektiği konusunda gerekçeler sunuyor.

Ümidi yitirenlere gezegen kurtarılamaz gibi görünüyor, göç durdurulamaz, şiddet önlenemez, vandallar yenilemez gibi… Biriken çaresizlik, bir anlam boşluğuna atıyor yılgın ruhları… "Anlam"ı bulduğunu sananların bir kısmının "yapılacak işler listesi"nde ise, "para kazanmak", "günü kurtarmak", "kendinden başkasını umursamamak" yazıyor. Oysa 1944’ün son haftasında toplama kampında can verenlerin deneyimi bize, anlamı yitirmenin, hayatı bitirmek anlamına geldiğini hatırlatıyor. 

Yeni yıla birileri, Ege’nin dalgalarına direnmeye çalışan bir lastik botta, kucağındaki bebeğini kıyıya salimen ulaştırma duasıyla girecek. Bazıları, yoğun bakımdaki hastasına acil şifalar dileyerek, kimisi sabah çöpte yılbaşı yemeklerinin artıklarından bir ziyafet çekeceğini düşleyerek… "Dünya daha iyi bir yer olsun" diye düşünen, yazan, konuşan binlerce mahkûm da, yeryüzünün birbirinden çok uzak köşelerinde, tecrit hücrelerinde özgürlük hayalleri kurarak…

2020’ye girerken, onları unutmayın.

O bebek Ege’de boğulursa, o hastaya yardım eli uzanmazsa, çöpte yiyecek arayanlara asgari bir yaşam standardı sağlanamazsa, düşünce suç olmaktan çıkarılamazsa, dünya anlamını yitirir ve bu anlam yitimi, dünya için de ölümcül sonuçlara yol açabilir. Oysa yorgun dünyamız için umarsızca beklediğimiz barış, ummadığımız kadar yakınımızda olabilir.