Das Interview auf Deutsch lesen Sie hier.

DIE ZEIT: AKP %10 oranında oy kaybetti; HDP ve MHP’nin meclisteki vekil sayısı ise eşit. Seçmen siyasete nasıl bir mesaj vermek istedi?

Selahattin Demirtaş: Türkiye, Ortadoğulu bir ülkedir. Ortadoğu’da aynı mezhepten, inançtan, etnik kimlikten olmayan insanlar artık aynı şehirde yaşayamıyorlar. Bu kadar farklı etnik, inanç, mezhep, cinsiyet kesimi bir araya gelip, aynı program etrafında buluşabiliyorsa; bir Ermeni ile bir Türk’ü, baş örtülü ile bir eşcinseli aynı partide buluşturmak, bunlar toplumsal anlayışta toplumsal zihniyette devrimdir. Bu profil Norveç’te, İsveç’te normal karşılanabilir. Seçmen; tekçiliğe, ırkçılığa, mezhepçiliğe, milliyetçiliğe, faşizme hayır demiştir. Yani HDP’nin aldığı %13 oyu rakamsal değerlendirmemek lazım. Bu faşizm ortamında %13 bence %40 tan fazladır aslında niteliksel olarak. Seçmen çoğulcu siyasete, çoğulcu topluma, radikal demokrasiye evet demiştir.

DIE ZEIT: Çözüm sürecine Cumhurbaşkanı Erdoğan ile birlikte başlamıştınız. Oysa söylemleri ‘Kürt sorunu yoktur’ aşamasına kadar geldi. Bu size nasıl hissettirdi? Çözüm sürecine dair samimiyetine inandığınız zamanlar olmuş muydu?

Demirtaş: Doğrusu samimiyeti hiçbir zaman bir ölçü olarak almadık, çözüm sürecinde. Karşımızdaki muhatabın samimiyetinden çok pratikte ne yapmak istediğini doğru tespit edip, ona göre hamleler yaptık ya da tedbirler aldık. Erdoğan’ın kafasındaki demokrasi, özgürlükler, Kürt sorununun çözümü, yeni anayasa, bambaşka bir dünyayı ifade ediyor. Bizim dünyamızla, bizim hayallerimizle çok da yakın ilişkisi olmayan bir dünya. Çözüm süreci başladığında da bunu biliyorduk. Yani savaşın bir çözüm seçeneği olmadığını anladığında ‘çözüm süreciyle birlikte etkisizleştirebilir miyim?’ anlayışına girdi. Fakat niyetleri böyledir diye, diyalogdan, müzakereden ve barış sürecinden hiçbir zaman kaçmadık biz. Çünkü bizi ilgilendiren şey; Erdoğan’ın niyetinden çok çözüm sürecine girmek, toplumsal desteği almak, toplumsal meşruiyet içerisinde, sorunu demokratik zemine taşıyabilmek. Bunu da önemli ölçüde başardık. İş, süreçte pratik adım atmaya geldiği zaman ki Dolmabahçe mutabakatının (Zwischenerklärung ZEIT) açıklandığı zamandı bu, kimin niyeti neyse, içindeki neyse artık dışa dökülecekti. Öcalan kendi içindekilerini ve niyetini dışa döktü. On maddelik bir protokolle ve bu çerçevede ben, PKK’ye silah bırakma çağrısı yapmaya hazırım dedi. İşte içindekini dışa vurduğu an o andı. ‘Kürt sorunu yoktur, Dolmabahçe mutabakatı yanlıştır, masa yoktur, taraflar yoktur, müzakere yoktur’ cümleleri tam da o dönemde ağzından çıktı. Fakat bu zararlı çıkılan bir süreç olmadı; ne Türkiye açısından ne Kürtler açısından. Sadece AKP zarar gördü.

DIE ZEIT: Bundan sonra Cumhurbaşkanı bir daha, bir şekilde çözüm sürecine müdahale edeceğine inanıyor musunuz?

Demirtaş: Tayyip Erdoğan’ın şu yönü bence dikkatten kaçmamalıdır. Bir hafta önce söylediği şeyi bir hafta sonra inkâr edebiliyor.

DIE ZEIT: Erdoğan'ın siyasi geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Demirtaş: Aslında bir yıl önce %52 oy almış bir Cumhurbaşkanı, bir yıl sonra yapılan genel seçimlerde %41 oy aldı. Yani bu oylar Erdoğan oyuydu. Büyük bir risk aldı ve kendisi seçim meydanlarına çıktı. Bence istifa etmesi gerekir. Madem seçim meydanlarına çıktı, yenildi; ama bunu yapmayacağını tabii ki biliyoruz. ... Zaten Çankaya’da, pardon düzeltiyorum, sarayda aktif siyaset yürütülüyor.

DIE ZEIT: Şu durumda en iyi koalisyon seçeneği sizin bakış açınızla hangisi olabilir?

Demirtaş: Birinci ve ikinci çıkan partilerin koalisyonu denemesi lazım. AKP ve CHP’dir bu da. Bu bir denge sağlayabilir Türkiye siyasetinde. Biz de böylesi bir koalisyonun daha iyi çalışması, demokratik reformlar yapması için daha etkili bir muhalefet yürütebiliriz.